Prim Borcu Ve Sağlık Hakkı Dengesi
Ayşe İşçi
Ekonomi politikalarında çoğu zaman büyük başlıklar konuşulur; bütçe açığı, enflasyon, faiz politikaları… Oysa bazı düzenlemeler vardır ki, sessiz sedasız yayımlanır ama doğrudan hayatın tam ortasına dokunur. 6 Ocak 2026 tarihli ve 10812 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı da bu nitelikte bir düzenleme olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bilindiği üzere; 4/B (Bağ-Kur) sigortalıları ile 60/g kapsamında genel sağlık sigortalısı olanların, prim borçları nedeniyle sağlık hizmetlerinden yararlanamaması bir süredir tartışma konusu. Özellikle küçük esnaf, serbest meslek erbabı ve düzensiz gelir grubunda yer alan vatandaşlar açısından bu durum, sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmayan sonuçlar doğuruyordu.
Yayımlanan karar ile, daha önce 31 Aralık 2025 olarak belirlenen süre 31 Aralık 2026 tarihine kadar uzatıldı. Böylece prim borcu bulunan Bağ-Kur’lular ve GSS’liler, borç durumlarına bakılmaksızın Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık tesisleri ile devlet üniversitesi hastanelerinden sağlık hizmeti almaya devam edebilecektir.
Bu noktada meselenin sadece “bir yıl daha uzatma” şeklinde okunması eksik olur. Çünkü bu karar, kamu maliyesi ile sosyal politika arasındaki hassas dengeyi yansıtan bir tercih niteliği taşıyor. Devlet, bir yandan prim tahsilatından vazgeçmiş değil; diğer yandan sağlık hizmetini borç baskısının aracı hâline getirmemeyi seçiyor.
Sahadan gelen veriler de bu tercihin arka planını açıklıyor. Prim borçlarının önemli bir kısmı “ödemek istememe”den değil, “ödeyememe”den kaynaklanıyor. Geliri düzensizleşen, maliyet baskısı artan ve özellikle son yıllarda finansmana erişimi zorlaşan küçük işletmeler için sağlık hizmetine erişimin kesilmesi, sorunu çözmek yerine derinleştiriyor.
Mali müşavirlik pratiğinde sıkça karşılaşılan bir tablo var: Sağlık hizmetinden yararlanabilmek için borcunu yapılandıran, ancak yapılandırmayı sürdüremediği için yeniden sistem dışına düşen mükellefler… Bu uzatma, en azından sağlık hakkı ile prim borcu arasındaki bu kısır döngüyü geçici de olsa yumuşatıyor.
Elbette bu tür düzenlemelerin kalıcı çözüm olmadığı da açık. Orta ve uzun vadede, prim matrahlarının gerçek gelirle uyumlu hâle getirilmesi, isteğe bağlı sigorta ve Bağ-Kur prim yükünün yeniden ele alınması kaçınılmaz görünüyor. Aksi hâlde her yıl benzer uzatmalarla sorunu ötelemekten öteye geçmek mümkün olmayacaktır.
Sonuç olarak özetleyecek olursak; 10812 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı teknik bir metin gibi görünse de, sosyal devlet anlayışı açısından önemli bir mesaj içeriyor: Sağlık, borçla rehin alınabilecek bir hak değildir. Bu yaklaşımın, önümüzdeki dönemde daha bütüncül sosyal güvenlik reformlarına zemin hazırlaması ise en büyük temennimizdir.
